6 Kasım 2017 Pazartesi

1 yıl


Önceki gün fotoğraflara bakarken bu kareyi gördüm. Tarihi 6 Kasım 2015. Yanlış hatırlamıyorsam babam o gün Ereğli'den gelmişti, Çağatay'ın yüzündeki somurtmayı görmezden gelirsek bir araya geldiğimiz için mutluymuşuz, yine benim selfie manyaklığım tutmuş, herkese bakın diye ciyaklamışım muhtemelen.

Bu kareden tam 1 yıl sonra, 6 Kasım 2016'da babamı Ereğli'de toprağa verdik. O gün kanserden can çekişsem, kolum bacağım kırık ameliyatlı olsam acısı o gün yaşadığımız kalp acısı kadar olamaz galiba. O mezarın başında ayakta durmaya çalışmak, "Ben de ölsem de yanına koysalar," diye dua etmek hayatımda yaşadığım en büyük acıydı sanırım. Yanımda olsa gözlerini belerte belerte bakar kızardı bana, biliyorum. Ama o acının tarifi yoktu. Günlerce yanına gidip "Ya üşüyorsa, ya yalnız korkuyorsa," diye manyakça şeyler düşünüp yanına sokulup bekliyordum dakikalarca. Aklıma yatmıyordu çünkü, üşürdü orada. Kızım, oğlum, karım yanıma gelmiyor diye üzülürdü. Ölmek demek ya üşümemek, ya yalnız kalmaktan korkmamak demek değilse?

5 Kasım'ı 6 Kasım'a bağlayan geceyi düşününce sanki bir film izliyor gibiyim hala. Hacettepe'nin acil bahçesinde o gece yaşananlar ve sonrası hala film şeridi gibi geçebiliyor gözümün önünden. O acıyla nasıl bunları aklıma kazıdım hiç bilmiyorum. Ve aklıma her bir saniyesi geldiğinde gözümden bir damla yaş iniyor. Sesini unutmamak için O'nu düşünüyorum bazen, konuşmalarını aklımdan geçiriyorum. Herhangi bir durumda nasıl tepki verirdi diye tahmin yürütüyorum, şöyle derdi heralde diye O'nun sesiyle cevap veriyorum kendime. Rüyalarıma hiç girmiyor ama düşündüğüm anda sesi hep kulağımda, şükür.

Hala 28 yaşıma kadar yanımda olduğuna şükrediyorum, "Üzülme, üzüldüğü görse senden çok ağlardı, hem de hıçkıra hıçkıra," diyorum. Ama yine de ölümün her türlüsü acı veriyor, kaybettiğin insan ister uzun yaşasın ister kısa, ister hasta olsun ister sağlıklı, onun artık yanında olamayacağı hissi öyle bir boşluk ki, ben hala bana bir telefon kadar uzakmış gibi hissediyorum.

Ve zamanın göreceli olduğuna en çok da şu günlerde inanıyorum. Gözümü kapattığımda o kabus gece daha dün gibiyken üstünden nasıl 1 yıl geçmiş olabilir? Koskoca 1 yıl! 12 ay. 52 hafta. 365 gün. Ve binlerce saat. İyisiyle kötüsüyle, mutluluğuyla gözyaşıyla 1 koca yıl geçti O'nsuz. Şu 1 yılda yaşananlar mutluluğun da hüznün de, cenazenin de düğünün de, iyinin de kötünün de insan için ve insanın kontrolü dışında gerçekleştiğinin bir örneğiydi bizim için. Ama bütün iyi anlarımda da yanımda yok diye vicdan yaptım, hatta O'nsuz mutlu oluyorum diye utandım ne yalan söyleyeyim. Bir yandan da onu hep yanımda, elini omzumda hissettim.

Şu koca 1 yıldır içime en çok dokunan şey evde fenalaştığında yanında olmamaktı. O gün öğlen Avustralya'daki arkadaşımla Skype'ta konuşmuş, akşama da bir arkadaşıma gitmiştim ve ne olduysa da ben yokken olmuştu. Öğlen ben Skype konuşmamı bitirip odadan çıktığımda salonda pijamalarıyla her zamanki gibi ayaklarını altında toparlamış, kanepede otururken bana bakmıştı. Çok değişik bir bakıştı o, hem muzip, hem sevecen, hem hüzünlü gibi. Nereden bilecektim ki aslında bana veda ettiğini? O bakışın bir veda olduğunu bilsem, hayatta çıkmazdım o gün evden. Hala içimde bir sızı son anlarında yanında olamamış olmak. Bendeki son hatırası bana attığı o muzip, mahsun, hüzünlü, belki biraz da gururlu o bakış...

Huzurla uyu köftehor, seni çok özlüyoruz ama elbet kavuşacağız değil mi?

15 Aralık 2016 Perşembe

40. Gün


Bu fotoğrafın 28 Haziran'da çekilmesinin üzerinden 6 buçuk ay, babamı kaybedeli de bugun tam 40 gün oldu. Selda'nın doğum günüydü o gün, Süleyman da bizdeydi tesadüfen. Bu fotoğrafa 40 gündür zaman zaman bakıyorum, çok samimi, çok içten ve babamı dürtmeden kendiliğinden güldüğü, mutlu olduğunu hissettirdiği bir an gibi geliyor bana. Hayatta her şeyden vazgeçmen koşuluyla seni bu ana döndürebiliriz deseler sanırım bir saniye bile düşünmeden kabul ederdim.

"Çekmedi, sürünmedi, kendi istediği gibi göçtü gitti," falan diye kendimizi avutuyoruz hala, ama o metanetten çatlama hissi, yanında etten kemikten duran adamı morgda uyuyor gibi görürken öldüğünü bir türlü idrak edememe hali, okuldan işe yürürken "Dur bir telefon edeyim babama," diyip de sonra yapamayacağını bilmek ve çaresiz kalmak gerçekten tarifsiz.

Patlamalarda ya da farklı sebeplerle kılı kılına ölen onca yaşlı, genç, polis, öğrenci varken babamın bu kadar sessiz ve ani ölmesi içime bir miktar su serpse de, bu yaşımıza kadar dördümüz bir arada yaşayabilmiş olsak da yine de zaman yetmiyormuş. Insan gerçekten bencilmiş ve sevdikleri hep yanında olsun istiyormuş.

Bana "Nasılsın," diye soruyorlar her gün. İyiyim, iyi olmak zorundayım ama eksiğim-eksiğiz ve buna çare olabilecek ne bir ilaç var ne bir çare.

Huzurlu uyuyor, bunu hissediyorum, buna inanıyorum.

30 Ekim 2016 Pazar

Bu postu crosslasak da mı saklasak crosslamasak da mı saklasak?!


Başlık biraz sarsakça oldu kabul ediyorum, ama uzun zamandır yazmayınca yine bir coşku geldi bana, ne yapayım :)

Başlıktan tam anlaşılmasa da yukarıdaki fotoğraftan anlaşıldığı üzere konumuz "postcrossing". Yani Türkçesi "kartpostallaşmak" olabilir bence. İşin özeti dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir insana kartpostal atmak ve karşılığında yine dünyanın herhangi yerindeki herhangi birinden kartpostal almak. 

Bunu ciddiye alan birileri de tutmuş www.postcrossing.com diye bir site açmış. Ücretsiz üye olarak bir profil oluşturuyorsunuz, daha sonra sistemden adres talep ediyorsunuz. Sistem size bir üyenin adres bilgilerini verirken aynı zamanda sizin o gönderinize özel olarak bir seri numarası veriyor. Siz attığınız kartpostalın bir kenarına bu numarayı da yazıyorsunuz, alıcı bu numarayı sisteme girdiğinde size verilen adrese kartpostal gittiği kayda geçmiş oluyor. Sizin adres isteme hakkınız yenileniyor, karşı taraf da kartpostalına kavuşmuş oluyor. Bu sayede site üzerinden atılan kartpostalların kontrolü sağlanıyor ve göndericilerin yeni gönderimler yapabilmesi için ellerindeki adreslere daha hızlı kartpostal atması, bekletmemesi sağlanıyor. Açtığınız hesaptaki profil bölümünde kendinize ait bilgiler paylaşmanız size kartpostal atacak kişinin bir fikir edinmesine de olanak sağlıyor, ben kendim hakkında döktürdüm mesela :)

Ben başlangıçta bana verilen 5 adres alma hakkımın hepsini doldurdum,  bana da kart gelmeye başlaması için şimdi hepsine göndermem gerekiyor. İşin açıkçası ben birkaç gündür bekletiyorum :) Ama sorun bir niye diye? Ki bu da bizi bir başka noktaya getirsin: Ankara'da (daha doğrusu bence ülke genelinde) doğru düzgün kartpostal yok. "Kart" değil yalnız, o zibilyon gibi her yerde, ben "kartpostal" bulamıyorum. Küçük küçük fotoğraflardan oluşan şehir kartpostalları ya da Türkiye kartpostalları bulmak bile bence bir sıkıntı. Son dönemde güzel çizimler yaparak bunları kartpostallara aktararak bizi mutlu edebilen bir Angaralı var gerçi: A Pinch of Sketches. Çalışmalarını websitesinden (www.apinchofsketches.com) ve sosyal medyadan takip edebileceğiniz sevgili Deniz Oslu'dan önce bir de Instagram'da bir keşfim vardı:"Postcards Beyond".  Gizem Kuzu adlı bir Instagram kullanıcısının kendisine bir proje olarak başlattığı, "postcrossing" olayını kendine kendine başlatıp sonrasında bir akıma dönüştürdüğü bir hesap bu. Hatta kendi kartpostallarını kendisi çiziyordu, yazmalı çizmeli bir şeyler de okuyor olması lazım. Şimdi de yaptığı kartpostalları zet.com'da satıyor. A Pinch of Sketches gibi belirli bir konuda çalışmıyor, her telden çalıyor ama bence güzel çalışmaları var.

Bunlar güzel seçenekler olsa da kartpostal atacağım kişilerin profillerinde kendileriyle ilgili paylaştığı şeyleri de bulundurmak ve çeşitlilik sağlamak istediğimden göndereceğim kartpostalların bir kısmını (belki ilerde tamamını) kendim yapmaya karar verdim. Gittim bir kırtasiyeyi sömürdüm ve eve gerekli her malzemeyi doldurdum :) Şimdi geriye o malzemelere kıyabilme hissi ve biraz ilham gelmesi kalıyor. İlerde yaptığım kartpostalları ve bana gelen kartpostalları da burada paylaşmayı planlıyorum, artık bu blogun da biraz harekete ihtiyacı var, değil mi? :)

Bahsettiğim bu iki tasarımcıdan önce asıl bahsetmem gereken en birinci kişi aslında yazar/çizer ve kart/kartpostal yapıcı kardeşim Çağatay'dı, neyse onu sona sakladım diyelim :) Benim kendi kartpostallarımı hazırlama konusundaki kararlılığımın en büyük sebebi de kendisi. Karikatürleri, derslerde defter kenarlarına çizdiği doodle ları, her yılbaşında arkadaşlarına attığı kartları, ben yurt dışına geçici göreve gittiğimde muhakkak gönderdiği hatta pulunu bile kendisi hazırladığı kartpostalları, doğum günümde hazırladığı ve beni her seferinde kırıp geçiren dahiyane kartlarıyla kendisini yıllardır kendime örnek almaya çalışyorum ama henüz başaramadım. Bu sefer olacak ama inanıyorum! :)

12 Nisan 2015 Pazar

Bir gün bir çocuk varmış, iyi ki varmış!

Hey Sen,

Bir sohbet ortasında tanımadığın birinden bahsedilirken işin içine biraz detay girince o kişiyi hayal eder misin? Ben çoğu zaman ederim, genellikle de kafamda canlanan profilden farklı birisi çıkar karşıma, "Yine tutturamadım bee!" derim bir de, hayal gücüm fazla canlı sanırım :)

Nedendir bilinmez senden bahsedilince hiç kafamdan bir insan profili geçmedi. Sarışın mı, uzun mu, şişman mı diye düşünmedim. Sanırım konuşmalarda sadece ismin geçtiği içindi, seni kafamda hayal edecek hiçbir ipucu vermemişti arkadaşlarımız :) Belki de o sebeptendir ki seni ilk gördüğümde sadece isminden dolayı tepki verdim sana, gülüştük ve orada bitti. Kafamda canlandırdığım biri olsan sapık gibi seni incelememden rahatsız bile olabilirdin :)

Seni o kadar tanımıyormuşum ki yazdığın yorumu beğenirken kimin yorumunu beğendiğimi fark etmemişim bile. O gün bana "Kimin yorumunu beğendiğine bakmıyor musun sen?" diye sorduğunda bir an durup düşünmüştüm, gerçekten de haklıydın. Hala bile aklıma geldikçe şaşırıyorum. Ben ki aklıma gelen her ismi araştırırken, yorumunu gördüğüm kişilerin profillerine bakarken senin yorumunu hiç sorgulamadan, "Kim bu yahu," demeden beğenmişim. Zaten her şey de bu şapşallığımdan sonra başlamadı mı?

Önce bir kebapçıda koca bir güruh halinde otururken boş tabakların, çay bardaklarının, peçetelerin arasından sırıtan fotoğraf makineni sevdim. "Anaaa bu kimin makinesiii?" diye hem atlamak istedim, hem de "Ya sahibi benim gibi makinesine herkesin saldırmasından hoşlanmıyorsa?" diye bir bakındım etrafıma. Meğer sahibi hemen yanımda oturuyormuş (Bak hala o kadar tanımıyorum seni :)) Sonra gösterdiğin fotoğrafları sevdim. Astımın olmasına rağmen o gaz bulutunun içinde koşturabilmeni sevdim. Önce gazdan, sonra limondan yanan gözlerine, içine oksijen çekebilmek için debelenen ciğerlerine üzüldüm sonra, "Keşke kendini zorlamasaymış," dedim. Sanırım bir de o zamandan sonra bir daha o kadar uzun göremediğim sakallarını sevdim.

Neredeyse hiçbir fikrinin olmadığı, hayatını üstüne planlamadığın bir şehri sevebilmek için çırpınışlarını sevdim. Farkında olmadan Ankara'da yapılabilecekleri bir çırpıda sayınca kendime güldüm bir de :) Gerçi bir dönüp baksak o saydıklarımın neredeyse hiçbirini yapmadık hala, değil mi? Bir zaman geçtikten sonra da önce caddeleri sokakları ismiyle söylediğimdeki çıkışlarını, sonra da o cadde ve sokakları sanki kırk yıldır biliyormuşçasına isimleriyle cümle içinde kullanabilmeni sevdim. Demek ki insan ummadığı bir şekilde alışabiliyor her şeye.

Evimde kedim olduğunu söylediğimde önce sanki hiç sevmezmişsin gibi "Iyy kedi mi?" deyişini, birkaç cümle sonra ise tam tersini gösterip kedilere bayıldığını söylemeni sevdim. Bir de daha hayatıma henüz girmemişken kedimin doğum günü için aldığın hediye var ki, onu gördüğüm anki duygularımı bir ben biliyorum.

Daha birbirimiz hakkında ne düşündüğümüzden emin bile değilken yan yana oturup polisli dedektifli dizi izlemeyi, elimizdeki meyve kurularını yerken ben birini sevmeyince bendekini eline tutuşturup senin elindekini kapmayı sevdim. Aslında ben de o gün dedim ki kendi kendime, "Bu adam benim sevgilim değilken bu kadar samimi hissedebiliyorsam, bir şey var demektir."

Beni dolabının önüne oturtup çekmecendeki ıvır zıvırlardan bir antika koleksiyoncusu edasıyla teker teker bahsetmeni sevdim. Ama bir de o yoyolar var ki, onları 5 yaşındaki oyuncak uzmanı çocuklar gibi gururla gösterip, hepsini tek tek anlatmanı ve bundan çok mutlu olduğunu gözlerinde görmeyi sevdim. İlk defa birinden yoyoyla nasıl oynandığını öğrendim, daha da önemlisi yoyoyu hayatımdan çıkaramayacağım bir obje haline getirdin.

Sevgini ulu orta, hatta bazen gizli kapaklı bile olsa belli edememeni sevdim. "Bugün çok güzel olmuşsun, hadi bu da yeter artık sana," demenin bile nasıl kocaman bir sevgi sözcüğü olduğunu anladım zaman içinde.

Yan yana otururken beni kendine çekip sarılırken beni yamuk yumuk hallere sokmanı sevdim. Biri yandan çekip sarılınca düzgün oturamıyorsun haliyle :)

Saçlarındaki beyazları sevdim. bir buçuk yılda artmış olması "Bu çocuğun saçlarını ben mi beyazlatıyorum ki?" diye sorgulamama sebep olsa da seviyorum işte.

30 saniyede bir "Elini çeeeek!" diye böğürmeme sebep olsa da zırt pırt kaşını, bıyığını yolmaya çalışmanı sevdim. Bunun sevilecek bir yanı da yok halbuki ama sen yapıyorsun sonuçta.

Ben araba kullanırken dışarıdan bakıldığında aşırı sakin görünmeni sevdim. Tamam kendini içten içe kemirdin, sonra da patladın ama bir aceminin yanında panik atak birinin oturması da faydalı bir şey değil yani:)

Yanaklarındaki o iki koca gamzeyi sevdim. Hatta bir de kıskandım, bende niye yok diye :)

Birlikteyken, birilerinin yanındayken ya da beni tanıştırırken bana "Hatun" demeni sevdim. Alışkın olduğum bir hitap tarzı değil, belki bazen biraz ağır kaçıyor ama mıçmıç sevgi sözcüklerinden iyi bence. Tek sevmediğim yönü bu hitaba karşılık bulamamam. "Bey" falan demek lazım, o da gitmiyor ortalık yerde :) Bir de "Hatun" benim ismimmiş gibi kalabiliyor peşinden ismimi söylemeyince, o da komedi :)

Dışarıda bir şeyler yaparken "Bu sefer ben ödüyorum," dediğimde karşı çıkmamanı sevdim. Bu bazı kızlar için tuhaf ama benim için önemli.

Kargacık burgacık yazını sevdim. O güzel ellerin daha güzel yazması gerekirdi bence ama en azından karakteristik bir yazı çıkıyor ortaya, ayırt etmesi kolay :)

Birlikte geçiremediğimiz hafta sonlarında her dışarı çıkışında "Hatun ben evden çıktım şimdi nereye gitsem?" ya da "Hatun ben acıktım ya ne yesem?" diye beş dakikada bir aramanı sevdim. Ben diyim hazıra konmak, sen de de kararsız kalmak ama sonuçta hep iletişim halinde kalmayı tercih ediyorsun ve genelde ben ne önerirsem oraya gidip önerdiğim şeyi yiyorsun :)

Kararsız kalmalarını sevdim. Hatta iki kararsız yan yana bakışıp ortak bir karara varamamızı daha çok sevdim. Her seferinde kalakalıyoruz ama bir sonuca varıyoruz nasılsa.

Koluna taktığın şans bilekliklerini, bitince yenisini bulmak için debelenmelerini sevdim. Hatta bir de o bilekliklere gidip nazar boncuğu bulmaların var ki görmeye değer :)

Bir sebepten sana kızıp surat yaptığımda sakin kalabilmeni, ben geri adım attığımda ya da niye kızdığımı açıkladığımda tepkilerime/açıklamalarıma hep olumlu bir yorum yapmanı sevdim. Ne zaman "Ben de kızdım ama olsun, bunu açık bir şekilde söylemeni beğendim," desen, "Ulan ben bu çocuğa kızmıştım ama şimdi yine yelkenleri koyvercem yaaa," diye kendi kendime söylenirken buluyorum kendimi.

Elinden her işin gelebilmesini sevdim. Bir de "Sen yaparsın ki bunu," dendiğinde gazı alıp uçman var ki :) Mutfakta da, el işinde de, tamiratta da bir fikrin olması güzel şey.

Sonuç olarak seviyorum arkadaş. İyisini de, kötüsünü de, komiğini de her türlü seviyorum. Neden seviyorum diye sorgulamıyorum, iyi ki de seviyorum diyorum. Tesadüfleri de seviyorum hatta. Etrafımda onca insan varken sen tut, Ankara'ya gel, gelir gelmez de benim hayatıma gir (ya da ben senin hayatına da girmiş olabilir tabii bilemiyorum :)) Sonra gel de tesadüf güzel şey deme.

Bunları "Bayram değil seyran değil," hesabı aklımdan geçtiğinde yazmıştım ama paylaşması bugüne kısmetmiş. Bugün bir buçuk yılı devirdik birlikte, şaka maka zaman hızlı geçiyor, değil mi?

İyi ki varsın, iyi ki hayatıma girmişsin. Her şeyde bir hayır vardır derim ben hep, sen de bir şekilde geldin, tuttun elimden. Birinin yaralarına ilaç olmak, hayata yan yana, el ele, gönül gönüle devam edebilmek böyle bir şey olsa gerek, ne mutlu bize <3


30 Mart 2015 Pazartesi

İyi ki doğmuş muyum ki?

*Bu bir standart doğum günü yazısı değildir*

Bazen ağır depresyonlar geliyor, "Ulan niye doğmuşum be!" diyorum. Kabuğuma çekiliyorum, sevdiklerime hoyrat davranıyorum. Ama öyle anlar var ki, insan şu dünyada yaşadığına, özellikle de güzel insanlarla yaşadığına mutlu oluyor. Sonuncusunu yakın zamanda yaşadım.

İki hafta önce İzmir'deydim. Bu yazıyı okuyan ve benim İzmir'e gittiğimden haberi olmayan İzmirli arkadaşlarımdan tribin alasını yiyeceğini hissediyorum :( Ama bu benim de içine sonradan dahil olduğum bir buluşmacaydı, çok kısaydı, bıdıbıdı. İzmir'e ilk gittiğimde bekar evlerinde beni ağırlayan can dostlarımın bu sefer evli olması ve bir nevi ev görmeye gitmiş olmamız çok anlamlıydı. Ama asıl önemli noktamız başkaydı :)

Cumartesi akşamı güzel bir sofra kurduk kendimize, neredeyse 20 yıllık arkadaşlık bunu gerektirirdi tabii ki. Bir de baktım ki biz bir zamanlar lise koridorlarında koştururken artık bir yeni evli çiftin sofrasında oturmuş rakı-balık yapıyoruz, düğün videoları izliyoruz, gelinlik muhabbetleri yapıyoruz. Şöyle bir bakıyorum, söz konusu arkadaşlarımın ikisi 19, diğeri de 14 yıllık arkadaşım. Ben bu insanlarla iyisiyle kötüsüyle kendi hayatımın yarısından fazlasını paylaşmışım. Pek çok noktada beni, ailemi çoğu insandan daha iyi biliyorlar. Bu insanlarla daha uzun yıllar birlikte olacağım, yıllar geçtikçe anacağımız daha çok anımız olacak ve her geçen yıl yeni konularda konuşacağız.

Sonra da daha doğum günüme on gün varken pat diye bir pasta çıktı gecenin köründe. Hey gidi günler dedim, kimi yıl olur doğum günümü unuturlar ve ben onlara iki ay surat yaparım, korkularından arayamazlar, kimi yıl olur herkesten önce onların güzel temennilerini alırım. Ama arkadaşlık da böyle değil mi zaten? Her yıl günü gününe doğum günü kutlasak bir anlamı olmazdı herhalde :)

Herkesin hayatında böyle güzel arkadaşlıklar, sırtını yaslarken tereddüt etmeyeceği, pijamalı otururken çekinmeyeceği, zırvalamalarına bile güleceği insanlar olsun. Ve ben sırf bu insanları da tanıyabilmiş olduğum için iyi ki doğmuşum :)


Ben bir tembelim, tembelim, tembe...zZzZzZzz

Evet ben aşşırı tembelim, uyuşuğum, uykucuyum, oyalanma delisiyim, erteliyiciyim, vs. vs. Çünkü neredeyse bir buçuk yıl geçmiş ve blog sahipsiz kalmışşşş! Açıp herkesin bloglarını okuyorum, fikir ediniyorum, imreniyorum, "e artık sen de yaz diyorum," fikirlerimi bana hatırlatsın diye taslaklara kaydettiğim blog başlıklarıma bakıyorum, ama yok efendim o yazılar yazılmıyorrr! Evde bir defterim var sevdiğim bir arkadaşımın aldığı, bir zaman ona ne güzel yazmışım dertlerimi, beklentilerimi, yeni yılda yapmam gerekenleri. Hatta bir de liste çıkarmışım, neredeyse 20 madde var yeni yılda yapmam gereken (Bu yeni yıl da yanlış hatırlamıyorsam 2013 oluyor, o derece!). Ne listedeki yapılacaklar tamamlanmış, ne de o deftere bir daha el sürülmüş. Mütemadiyen bu haldeyim a dostlar:


Bazen yatağa girdiğimde, yolda, sokakta aklıma cümleler, fikirler geliyor. "Vay be sen de yazarlar gibisin ha, olmadık zamanlarda ne düşünceler geçiyor kafandan," diyorum. Ama yine hayatımın baş kahramanı uyuşukluk ya "Hadi uyu şimdi sabah hatırlarsın," diyerek ben uyutuyor ya da yolda sokakta "Hadi gideceğin yere geç kaldın," diye itekliyor.

Bunun bir çaresi varsa bana bir el atın dostlar, arkadaşlar. Bir insan tembellikten nasıl kurtulur? Elektrik yesem, başıma saksı düşse, araba çarpsa falan işe yarar mı sizce? Hayır o şoktan Türkçe'yi unutup Svahilice falan konuşurum diye de korkmuyor değilim, o ayrı :)

22 Temmuz 2014 Salı

Tatil dediğin çok şeydir!

(Bu da ilk mobil yazım olsun - Düzce Güven'in uzun zaman sonra sorunsuz bağlanabildiğim internetine teşekkürlerimle)

Ben bugün değişmiş olduğumu fark ettim. Öyle böyle değil ama ciddi ciddi. Bu belki olgunlaşmaktır, belki uzun zamandır eskilerden uzak kalmaktır bilemiyorum, ama bugün fark ettim ki kafam farklı çalışmaya başlamış.

Üç gündür Ereğli'deydim. İlk gün teyze, anneanne gez derken bitti, dün de evden çıkmamıştım. Bugün babamla biraz dolanayım derken baktım etrafa farklı bir gözle, resmen eskiyi özlemiş gözlerle bakıyorum. Büyük şehir asıl yuvanı özletiyormuş, onu anladım uzun zaman sonra ilk defa. Kimimiz tatil deyince deniz-kum-güneş yapayım der (kabul ben de zaman zaman istemiyor değilim), kimimiz ne kadar az ses/insan o kadar iyi der (bunda da çoğu zaman hem fikiriz) ve yıllık izinler/tatiller/bayramlar hep tatil yerlerinde veya yurtdışında geçer.

İlk geldiğim gün 17 yaşındaki kuzenimle konuşuyoruz, teyzemle bilmem kaç gün tatil yaptığı Avşa'dan hiçbir şey anlamadığını anlattı bana. Hiç takılabileceği kimse yokmuş, geçen seneki gibi eğlenememiş, tatil olduğunu anlamamış falan. Hak verdim çocuğa, onun yaşlarında hepimiz aynı kafadaydık: tatil olsun, kalabalık olsun, akrabalar gelsin, plaja gidelim derdik. Ama diyemedim zamanla sen de benim gibi düşüneceksin diye, şu an anlamasını beklemek saçma olur çünkü. Yaz gelsin de kuzenlerimle denize gidelim, akşamları sahile çıkıp dondurma yiyelim, arkadaşlar edinelim, bir yaz aşkı bulalım diyen heyecanlı ruhlara yağmurlu havada cam önünde elinde bir kupa sade filtre kahve eşliğinde kitap okumanın verdiği dinginliği anlatmak nasıl imkansızsa, tutup bir iPod dolusu country şarkıyla deniz kenarına gitsek de ayaklarımızı çakıl taşlarına gömüp huzur bulsak demek de bir o kadar absürd. Bazen diyorum ki 'Olum senin için geçmiş', ama bir bakıyorum ki büyük şehrin yorgunluğu bu, içim falan geçmemiş, istediğim zaman tam performans çıldırabiliyorum :) Sadece bazen biraz huzur lazım "50 yaş" görünümlü 25'lik ruhlara.

Gelelim neden bugün değiştiğimi fark ettiğime. Son zamanlarda ben de izole olup sessizlikte huzur bulacağım molalar arıyordum esasen. Ama bugün uzun zamandır birlikte vakit geçiremediğim babama takılınca anladım ki şehir içinde de insan kafa dinleyebiliyormuş. Önce yolumuzun üstündeki mezarlığın önünden geçerken "Hadi girelim, başım ha örtülü ha açık ne fark eder?" dedim. Eve geldiğim zamanlarda hep mezarlığa gitmek istiyorum ama çoğu zaman vakit yetmiyor koşturmaktan, ihmal ettiklerimin yanına ekleniyor her seferinde. Mezarlığa girmek çoğunun düşündüğü gibi ürkütmüyor beni, belki de küçüklüğümden beri ailemde kaybettiklerim olduğundan, mezarlığa hep aşina olduğumdan. Ve ilk defa fark ettim ki düzenli olarak mezarlıklara gidilmeli; insanın ölümlü olduğunu hatırlaması ve sevdiklerinin bir gün alıp başını gidebileceğini kabul edebilmesi için. Dedeme, babaanneme, amcama, halama bir sonraki sefer çiçekler ekmek için söz verdim içimden.

Yolda gözüme çarpan mezarları inceledim, bazı tanıdıkları gördüm, şaşırdım, üzüldüm. Uzun zamandır görmek istediğim bir büyüğümüzün vefat ettiğini söylemişti dün birden hatırlayıp, göremediğime çok hayıflanmıştım. Bugün onu toprağın altında görmek nasipmiş dedim kendime, ağlama, nasılsa görüşeceksin ilerde.

Mezarlıktan çarşıya belki de hayatımda bir ya da iki kez geçtiğim bir ara yoldan indik. Ama sanki okul yoluymuş ya da anısı varmış gibi mutlu etti beni. O bir seferi aklımda nasıl tuttuysam resmen alıp eskilere götürdü beni. Ana yola inen merdivenlerden sarkan böğürtlenlerden yedik, yabani yemişlerden topladık, tenhada oturan çiftleri basmış olduk biraz da :D





Oradan çıkınca uzun zamandır girmediğim çarşıya girdik. Küçüklüğümden beri babam bizi hep girişken olalım diye bir yerlere iteler durur, ben de ısrarla korkak tavuk gibi hep yapmamı istediği şeylere itiraz ederim kendimi bildim bileli. Bunlar basit şeyler oldu hep, yazları su/sakız falan satmak, tanımadığın insanlarla konuşmak, pazarlık yapmak gibi. Ama benim tanıdığım insanların yanında düşen çenem bu gibi durumlarda genelde kapalı kalmayı tercih eder. Bugün ara yolların birine saptık, “Sana 1,5 lira vereceğim, şu ilerdeki fırından bir tırnaklı pide alacaksın,” dedi. Hemen anladım yine beni denemeye çalıştığını. “Normalde ne kadar ki,” dediğimde 2 lira olduğunu söyledi. Başta yine içimde bir muhakemeye girdim, sonra kendi kendime “Bu yaşa geldin, bundan korkmuyorsun herhalde,” dedim, girdim fırına ve 1,5 liraya bir tırnaklı pide aldım! Yaramazlık yapmış çocuklar gibi gittim babamın yanına; o an çocukluğuma döndüm sanki, o zamanlarda yapmam gereken bir şeyi yeni yeni yapabildiğim için.

Çarşıdan yürüye yürüye limana, ‘mendirek’ denen kayalıklara gittik. Ben bikinimi unuttuğum için yalnızca babam girdi denize. Ama bikinim olsaydı normalde kayasından, yosunundan, yengecinden korktuğum o kıyıdan ben de girerdim, o kadar kendime güvenim vardı. Küçüklüğümdeki gibi kayalıkların arasında yosun geveleyen, en ufak kımıltıda içeri kaçan yengeçleri izlemek onca zaman sonra resmen mutlu etti beni. Kafamı sessiz sakin dinleyeceğim bir mekanda yiyeceğim yemekten daha çok zevk aldım kayalıklarda babamla yediğim tırnaklı pide-keş-domates üçlüsü ve acı yeşil biber belasından. Küçük şeylerden mutlu olurdum ama bu kadarı da fazla mı acaba?





Uzun zamandır benim hayatıma ait olan parçaları gözardı ettiğim için mi bu kadar zevk verdi bu küçük şeyler, yoksa yetişkinliğime mi erişiyorum bilemedim. Sonuç olarak bir sayfiye kasabasına gitmiş kadar huzur doldum bu üç günde. Tatil nedir diye sorgulayanlara, böylesi de oluyormuş diyorum, hem de keşke geri dönsem şimdi diye iç çeke çeke.



27 Haziran 2014 Cuma

E hani benim cuma sendromum?

Bende çoğu insanın pazar/pazartesi sendromunun aksine cuma sendromu var. Haftanın rutinin bozuyor çünkü. Genellikle kafamda sabah kaçta kalkıp akşam eve kaçta gireceğim, kaç yere gidip kaç arkadaşımı göreceğim, yoksa evde pinekleyip sırf yemek yapmamak için bütün saçma şeyleri yiyerek bilmem kaç tane film/dizi mi izleyeceğim tarzında deli sorular olduğu ve beni rutinimden çıkarıp yorduğu için haftasonuyla pek anlaşamam. Ha ama bazı haftasonları var ki (bkz.geçen haftasonu) çok yorulsan bile "iyi ki" dedirtiyor namussuz :) İşte bu sebeplerden mütevellit benim bugünü sevmemem lazım.

Ama bu sabah adeta bir cuma-sever gibi, gözümden uyku, aklımdan huzur, kalbimden de mutluluk taşarak uyandım. Hele de uyku sersemliğiyle yataktan kendini atmaya çalışırken "Hadi sen bir yarım saat daha uyu, daha saat erken" diyip kalkıp kahvaltı hazırlayanın varsa, başka nasıl uyanırsın ki? :)

Bunları yazdıktan sonra eski yazılarıma baktım da şöyle bir, bende resmen son iki yılda ruhsal bir evrim var, iyi ki de var. Endorfin bizde bol bu aralar azizim, hepinize öneririm.

2 Haziran 2014 Pazartesi

Sedef'im Almanya'ya gelin gitti!

Sedef benim 13 yıllık arkadaşım. Ortaokuldan sonra liseyi de birlikte okuyup, lisenin bittiği yaz birlikte sürücü kursuna gittik, hatta azimle gittiğimiz kursun sürüş kısmında ÖSS sonucumu ilk ondan duydum arabayı bir yerlere toslamak pahasına. Öyle aşırı sıkı fıkı kankavari bir arkadaşlığımız olamadı ama Ankara'da okurken az çok görüştük, her seferinde bıraktığımız yerden aynı samimiyetle sürdü dostluğumuz. Ben Erasmus'tan döndüğümde aldığım hediyeyi iki sene sonra verebildim, O Almanya'ya kursa gittiğinde bana Ritter Sport getirip kalbimizi kazandı. Bir gün gelip de bir Alman'a gönlünü kaptırdığını söylediğinde "anaaam ecnebi mii" diye de pek sevindim malum ecnebi merakım yüzünden. Ama gün gelip de o ecnebi damadın alıp kızımızı başka diyarlara götüreceğini idrak ettiğim gün de içten içe üzülmedim desem yalan olur.

Neden mi bunları yazıyorum? Çünkü dün Sedef söz konusu yabancı sevgilisi Manfred'le evlendi! :) Manfred, Sedef'i Almanya'ya staja gittiği o bir aylık dönemde koymuş kafasına, hiç de vazgeçmedi. Türkçe öğrenmeye çalıştı, Kuran'ı okudu, Sedef'i her türlü her koşulda sabırla bekledi. Bizim de cuma günü kına akşamı tanışma fırsatımız oldu. Konuşkan, eğlenceli, çat pat Türkçe konuşmaya çalışan, kendine güvenen bu adamın Sedef'in elini özenle tutması, şefkatle alnından öpmesi o kadar etkiledi ki beni, "bu çocuk bu kızı arıyormuş sanki" dedim. Hikayelerini kına akşamı Manfred'den dinlerken yarım kaldı ama onlarınki de biraz tesadüflere dayanan bir birliktelik işte.

Sedef'in içinde hiçbir şey kalmasın diye hiçbir istediğini eksik etmemiş damadımız, zira kına gecesinde Sedef avucunu açmayınca süslü paketinden çıkarıp bir çeyrek altını avucuna koymasını da bildi bizim damat, tabi üstüne eline kına yakılmasını da engelleyemedi :D Parmak şıklatmayı öğrenip her oynamaya kaldırıldığında güzel güzel oynadı yüzünde mutluluktan parlayan gülümsemesiyle. Almanya'dan hiçbir yakını olmamasına rağmen hiç yalnızmış gibi olmadı.

Dün de küçük ama çok özenli, her detayı düşünülmüş, sade bir düğünle evlendirdik kumruları. Önce Sedef'in ayağındaki platform spor ayakkabılara şok oldum -topuklu ayakkabıları hazırdı çünkü- sonra da pistte yaptıkları rumbaya, ne teklediler ne de hareketleri kaçırdılar. Sonra hepimiz oynarken müziğin birden değişmesiyle başladığımız damat halayına ve sonrasında Kasap Havası'na Manfred'in anında uyum sağlamasına şaştım kaldım, adam ben halayın başını çekerken tüm hareketleri kaptı birkaç açıklamayla. Ama hepimizin tüylerini ürperten de karşılıklı geçip Harmandalı oynamaları oldu. Bizim kız sürprizin âlâsını yapıp Manfred'i koluna taktığı gibi Harmandalı öğrenmeye götürmüş. Üç dakika boyunca ağzımız bir karış açık izledik resmen. Oyunun sonunda yine Sedef'in ellerini tutup alnından öpünce son kez tescilledim kafamda Sedef'in Manfred için ne kadar anlamlı ve kıymetli olduğunu, adamın kızımız için yapmadığı kalmamış oldu bu sayede :)

Bir stajla başlayan maceralarını yıllar sonra güzel bir düğünle noktaladı benim canım arkadaşım ve dünyalar tatlısı kocası. Bundan sonra Almanya'da yaşasa da biliyorum ki hiç uzak olmayacağız onunla ve Türk kültürüne uzak olmayan Manfred'le de her telden muhabbet edebileceğiz. Ve biliyorum ki canım arkadaşımı orada her daim koruyup kollayacak, kendinden çok sevecek bir hayat arkadaşı olacak, ki beni en derinden etkileyen bu oldu. İkisine de birbirlerinin ellerini hiç bırakmayacakları uzun bir ömür ve sonsuz mutluluklar diliyorum! <3

(Neden bu kadar duygusala bağladım bilmiyorum ama çok sevdiklerimin yavaş yavaş yuvadan uçması normalden fazla mutlu ediyor sanırım artık beni. Malum balayında olduğu için rahatsız etmek istemedim ama izinsiz bu yazıyı yazmama ve fotoğraflarını paylaşmama eminim Sedef kızmayacaktır, bu yazıyı görürse de bence mutlu olup gözleri dolar değil mi minik kuşuuuum? :) )

11 Aralık 2013 Çarşamba

Blogun tozlu raflarından: "Çeyrek asrı da devirdik ya la?!"

Bu yazıyı doğum günümde paylaşmak için yazmışım, belli ki yarım da kalmış ama günün anlam ve önemini yeterince vermiş bu hali de. Üzerinden sekiz buçuk ay geçen doğum günümün şerefine:

Bugün resmi olarak bu dünyadaki çeyrek asrımı doldurdum! İnsan "Vay anasını!" diyor, daha dün sümüklü çocuktum diye. Geçen yılki -ki kendisi son blog gönderim olmuş zaten- geçmişe yönelik düşüncelerimi tekrarlamak istemiyorum, evet zaman son derece hızlı akıyor, biz de gücümüz yettiğince hızına ayak uydurmaya çalışıyoruz, artık kabullendim bunu :) Son bir yılda yaşadıklarıma dönüp baktığım zaman önceki bir yıla kıyasla sakin geçti, duruldum, biraz daha olgunlaştım, aklımı başıma biraz daha topladım -çocukluğumu ve çılgınlığımı kaybetmemek şartıyla.
Yeni doğum günüme üç buçuk ay varken bakıyorum da 20'li yaşlar hızlı ve çok değişken geçiyormuş gerçekten. Hele bir de geçen yıl yazıp bir yıl sonrası için kendime gönderdiğim ve bu ağustosta gelen mektup var ki, o bir yılda nelerin değiştiğinin en büyük kanıtı.

O halde: "A happy belated birthday to me ? No." :)